Bugün “Kaç yaşındasın ingilizcede nasıl denir” konusunu daha yakından inceleyerek merak edilen detaylara değineceğiz.
“Kaç Yaşındasın?” Sorusu Bir Gün Hayatımın Ortasına Düştü
Kayseri’de sonbahar başka oluyor. Özellikle akşamüstleri… Güneş Erciyes’in arkasına doğru çekilirken gökyüzü sanki turuncu bir defter sayfasına dönüşüyor. Ben de o saatlerde yürümeyi seviyorum. Kulaklığımı takıp dünyanın sesini biraz kısmaya çalışıyorum ama insan kendi iç sesinden kaçamıyor.
25 yaşındayım. Bunu söylerken bazen garip hissediyorum. Ne tam genç hissediyorum ne de gerçekten büyümüş. Çocuklukla yetişkinlik arasında sıkışmış gibi… Özellikle son birkaç yıldır sürekli günlük yazıyorum. Çünkü bazı duygular insanın içinde kalınca çürüyor.
Geçen kış yaşadığım bir olay hâlâ aklımdan çıkmıyor. Aslında çok küçük bir andı ama bazen küçücük cümleler insanın içinde büyük yankılar bırakıyor.
O gün hava aşırı soğuktu. Cumhuriyet Meydanı’nın oralarda dolaşıyordum. Burnum kızarmıştı, ellerim cebimdeydi. Bir kafeye girip kahve almak istedim. İçerisi sıcacıktı. Camlar buğulanmıştı. İnsanların konuşmaları birbirine karışıyordu. Tam sipariş verecekken yan masada oturan yabancı bir kız dikkatimi çekti.
Sanırım turistti. Elinde küçük bir not defteri vardı. Sürekli bir şeyler yazıyordu. Ara sıra telefondan çeviri açıyordu. Nedense gözümü alamadım. Çünkü bana biraz kendimi hatırlattı. Ben de duygularımı notlara saklayan biriyim.
Bir süre sonra kasadaki görevliye İngilizce bir şey sormaya çalıştı ama görevli anlamadı. Kızın yüzündeki mahcup ifade içimi burktu. Dayanamadım, yanına gidip yardım ettim.
İngilizcem mükemmel değil ama idare ederdi.
Gülümsedi.
“Thank you,” dedi.
O an nedense heyecanlandım. Çok saçma ama uzun süredir yeni biriyle tanışmanın heyecanını hissetmemiştim. İnsan bazen yalnızlığa o kadar alışıyor ki kalbi yeniden kıpırdayınca ne yapacağını şaşırıyor.
Bir süre sohbet ettik. Adının Elena olduğunu söyledi. İtalya’dan gelmişti. Türkiye’yi gezdiğini anlattı. Özellikle Kapadokya’ya hayran kalmış.
Sonra bir anda bana dönüp gülümsedi.
“How old are you?” dedi.
Bir an durdum.
Çünkü kafamın içinde tuhaf bir şey oldu. Basit bir soru gibiydi ama o an sanki hayat bana aynadan bakmıştı.
Ben de cevap verdim:
“I’m twenty-five.”
Sonra aklıma lise yıllarım geldi. İngilizce dersinde sürekli aynı cümleleri ezberlerdik. “Kaç yaşındasın ingilizcede nasıl denir?” diye sorardı öğretmen. Cevap basitti:
“How old are you?”
O zamanlar bunun sıradan bir soru olduğunu düşünürdüm. Ama yaş büyüdükçe insan bu sorunun ağırlığını hissediyor.
Kaç yaşındasın?
Gerçekten kaç yaşındayım ben?
Takvimde 25 yazıyor ama ruhum bazen 17 yaşında kalmış gibi hissediyor. Bazen de 40 yaşında gibi yorgun hissediyorum.
İnsan Bazı Yaşları İçinde Taşıyor
Elena’yla sohbet ederken bunu düşündüm. İnsan tek bir yaşta olmuyor aslında. İçimizde kırılmış çocukluklarımız, yarım kalmış ergenliklerimiz, korkmuş yetişkin taraflarımız var.
Kahveler geldiğinde camın dışına baktım. Kar hafif hafif yağıyordu. Kayseri’nin o sert soğuğu insanın içine işliyor ama o gün içimde başka bir şey vardı.
Uzun zamandır ilk kez biri beni gerçekten dinliyormuş gibi hissettim.
Bunu söylemek biraz acı geliyor ama insan bazen kendi hayatında bile görünmez hissediyor.
Arkadaş ortamlarında herkes konuşuyor ama kimse gerçekten birbirini duymuyor. Herkes telefonuna bakıyor. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor. Ama kimsenin içi yetişemiyor.
Elena bana Türkiye’de mutlu olup olmadığımı sordu.
Bu soruya hemen cevap veremedim.
Çünkü uzun zamandır biri bana mutlu olup olmadığımı sormamıştı.
Bir kahve yudumladım.
“Sometimes,” dedim.
Bazen…
Gerçekten bazen mutluydum. Özellikle gece yürüyüşlerinde. Günlük yazarken. Yağmur sesini dinlerken. Annem mutfakta bir şeyler hazırlarken. Babam televizyon karşısında uyuyakalınca. Küçük şeylerde…
Ama bazı geceler de içimde açıklayamadığım bir boşluk oluyordu.
Sanki hayat hızla ilerliyor ama ben yerimde kalıyordum.
Kaç Yaşındasın İngilizcede Nasıl Denir?
İnsan internette bunu arayınca muhtemelen sadece kısa bir cevap görmek istiyor:
“How old are you?”
Ama bazı cümlelerin sadece çeviri olmadığını düşünüyorum artık.
Bazı sorular insanın içine dokunuyor.
Çünkü yaş meselesi sadece sayı değil.
25 yaşındayım ama hâlâ bazı vedalara alışamadım.
Hâlâ bazı geceler eski mesajları okuyorum.
Hâlâ bazı şarkılar canımı acıtıyor.
Hâlâ bazen çocuk gibi hissediyorum.
Ve galiba bu utanılacak bir şey değil.
Elena bana neden sürekli düşündüğümü sorduğunda gülümsedim.
“Because I write a diary,” dedim.
Gözleri parladı.
O da günlük tutuyormuş.
İşte o an garip bir yakınlık hissettim. Dünyanın başka bir yerinden gelen biriyle aynı duyguda buluşmak… İnsan gerçekten yalnız olmadığını böyle anlıyor galiba.
Bir Defterin İçine Saklanan Hayatlar
Eve döndüğümde gece olmuştu. Odam buz gibiydi. Kombiyi açtım. Masama oturdum. Lambanın sarı ışığı defterimin üstüne vuruyordu.
Ve yazmaya başladım.
“Bugün biri bana yaşımı sordu.”
Bu kadar basit bir cümleydi ama devamı geldi.
Saatlerce yazdım.
Çünkü bazı günler insanın içine dokunur.
Bazı insanlar kısa süreliğine gelir ama büyük iz bırakır.
Elena’yla sadece birkaç saat konuşmuştuk ama bana uzun zamandır unuttuğum bir hissi hatırlatmıştı:
Merak edilmeyi.
Birinin gözlerinin içine bakarak seni dinlemesi çok farklı bir şey.
Ben uzun zamandır sadece anlatıyordum ama duyulmuyordum.
Belki de bu yüzden günlük tutuyordum zaten.
Defterler yargılamıyor.
Defterler sözünü kesmiyor.
Defterler seni yarım bırakmıyor.
Kayseri Geceleri ve İçimdeki Sessizlik
O gece pencereyi açtım. Dışarıdan hafif rüzgâr sesi geliyordu. Uzakta araba sesleri vardı. Şehir uyumuyordu ama ben çok yalnız hissettim.
Çünkü güzel anların kötü bir tarafı var.
Bitiyorlar.
Elena birkaç gün sonra başka şehre geçeceğini söylemişti. Muhtemelen bir daha hiç görüşmeyecektik.
Ama bazı insanlar hayatımıza sonsuza kadar kalmak için girmiyor zaten.
Bazıları sadece bir cümle bırakıyor.
Bir bakış.
Bir his.
Ve gidiyor.
Ertesi gün yine aynı kafeye gittim. Belki gelir diye düşündüm. Gelmedi.
Kahvemi içerken insanların yüzlerine baktım. Herkesin içinde ayrı hikâyeler vardı.
Belki yan masadaki adam boşanmıştı.
Belki cam kenarındaki kadın kalbi kırık halde işe gidiyordu.
Belki garson gece boyunca ağlamıştı.
Kimse birbirinin içini bilmiyor.
Ama herkes devam ediyor.
Hayat biraz da bu galiba.
Eksik hissetsen bile devam etmek.
Büyümek Sandığım Şey Bu Muydu?
Küçükken 25 yaş çok büyük görünürdü bana. Her şeyi çözmüş olurum sanırdım.
Hiç öyle değilmiş.
İnsan büyüyünce sadece sorular değişiyor.
Eskiden sınavları düşünürdüm.
Şimdi geleceği düşünüyorum.
Eskiden arkadaş kaybetmekten korkardım.
Şimdi kendimi kaybetmekten korkuyorum.
Ve bazen geceleri gerçekten çok yoruluyorum.
Ama yine de içimde küçücük bir umut var.
Bir gün her şeyin daha iyi olabileceğine dair küçük bir umut…
Belki bu yüzden hâlâ yazıyorum.
Çünkü yazmak beni hayatta tutuyor gibi hissediyorum.
Bir Cümlenin Bıraktığı İz
Aradan aylar geçti.
Ama hâlâ biri İngilizce yaş sormayı konuşsa aklıma o gün geliyor.
“Kaç yaşındasın ingilizcede nasıl denir?” diye biri sorsa artık sadece çeviri düşünmüyorum.
Bir kış günü geliyor aklıma.
Buğulu camlar.
Sıcak kahve kokusu.
Kar taneleri.
Ve kendimi ilk kez uzun zaman sonra gerçekten yaşayan biri gibi hissettiğim o birkaç saat…
Bazen hayat büyük olaylarla değişmiyor.
Bazen sadece biri sana dönüp “How old are you?” diyor.
Ve sen bir anda kaç yaşında olduğunu değil, nasıl biri olduğunu düşünmeye başlıyorsun.
Ben hâlâ düşünüyorum.
Belki uzun süre daha düşüneceğim.
Ama artık şunu biliyorum:
İnsan hissettiği şeylerden kaçmamalı.
Üzüntüden de kaçmamalı.
Heyecandan da.
Umut etmekten hiç kaçmamalı.
Çünkü kalbini tamamen susturduğunda yaşamıyorsun aslında.
Sadece gün geçiriyorsun.